Hasan Sabbah Kimdir?

Hasan Sabbah, tarihte ismine çok fazla rastladığımız önemli bir şahsiyet… Gerek beyin yıkama faaliyetleri gerek cinayetleri ve gerek büyük bir disiplinle yetiştirdiği fedaileri ile birlikte oldukça dikkat çekiyor. Bir de pek tabii ki Alamut Kalesi diye sarsılmaz bir gerçek var karşımızda. Gelin, bütün bu ilginç detayları hep birlikte inceleyelim. 

Asıl adı el-Hasan b. Ali b. Muhammed b. Cafer b. El-Hüseyin b. Muhammed es-Sabbah el-Hımyeriolan Hasan Sabbah, tahminen 1046 veya 1047 yılında Kum şehrinde dünyaya geldi. Henüz 7 yaşında küçücük bir çocuk olduğu sırada din alimi olmak istediğini söyleyecek ve ilime düşkün olan babası tarafından bu yönde yetiştirilecekti. Kelam, mantık, felsefe ve matematik alanlarında eğitim gördükten sonra Rey kentine gitti. Burada devrin önemli bilginlerinden birisi olan Muvvafık Nişaburi’den ders aldı. Çokça tekrar edilen bir rivayette anlatıldığı üzere, yanında Nizamülmülk ve Ömer Hayyam gibi iki değerli isim de bulunuyordu.

Yine bu rivayete göre; Hasan Sabbah, Ömer Hayyam ve Nizamülmülk gençliklerinde çok samimi arkadaş olarak birbirlerine tuhaf bir söz verdiler. Günün birinde hangisi ilk önce yüksek bir makama ulaşırsa, o mevkiyi diğer iki arkadaşıyla paylaşacaktı. İlerleyen zamanlarda Nizamülmülk, Büyük Selçuklu veziri, Ömer Hayyam da önemli bir ilim adamı oldu. Arkadaşlarına verdiği sözü tutan Nizamülmülk; Ömer Hayyam’ı ilim alanında, Hasan Sabbah’ı ise devletin idari işlerinde görevlendirdi. Fakat bu makam Hasan Sabbah’a yetmeyecek, o gözünü çok daha yükseklere, özellikle Selçuklu vezirliğine dikecekti. Bu nedenle Nizamülmülk ile arası bozuldu. Her fırsatta onu kötülemeye başlayarak mali alanlarda ciddi suçlamalar yöneltti. Nizamülmülk’ün akrabası olan Ebu Müslim ise çok geçmeden Hasan Sabbah’ın yanlış hareketlerini fark edecek ve dikkatleri üzerine çeken Hasan Sabbah, sultanın gözünden düşürülmek istendiğini anlayınca saraydan kaçmak zorunda kalacaktı.

Pek çok kaynakta yer alan bu rivayet oldukça tartışmalı bir konudur. Çünkü 1018’de doğan Nizamülmülk ile 1124’te ölen Hasan Sabbah’ın ve 1132’de vefat eden Ömer Hayyam’ın yaş farklarından dolayı çocukluk arkadaşı olmaları pek mümkün görünmüyor.

Biz yine konumuzun detaylarına dönerek Hasan Sabbah’ın saraydan kaçtıktan sonra giriştiği zararlı faaliyetlerden bahsetmek istiyoruz. Öncelikle onun 17 yaşından itibaren İslam’ı sorgulayıp kafasında pek çok soru işareti taşıdığını belirtmemiz gerekiyor. Çünkü Şii mezhebinin İsnaaşeriyye koluna mensup olmasına rağmen hala daha oturmayan bir şeyler olduğunu seziyordu. Fakat Rey’e gittiği sırada Mısır İsmailîlerinden Emire Zarrab ile tanıştı ve onunla girdiği ilmi tartışmalardan galip çıkamadığı için davetine icabet ederek, Şiiliğin farklı bir kolu olan İsmailî mezhebine geçti. Bu konuda yeterince bilgiye ulaştığında ise artık yeni inancının en ateşli savunucularından biri olacaktı.

İsmailî cemaatinin öğretilerini yayan din adamları, kendilerine Daî adını verip davalarının yalnız fikri kısmını icra ediyorlardı. Sahada savaş veya fetih değildi onların işi. Tıpkı Emire Zarrab’ın yaptığı gibi, farklı mezheplerden olan insanları etkileyerek yanlarına çekme gayretindeydiler. Dönemin en aktif daîleri Fatımîler devletinde yaşadığı için, Hasan Sabbah halife Mustansır’ı görmek adına Mısır’a doğru hareket etti. Hem birinci ağızdan sağlam bilgiler öğrenmek istiyor hem de çıktığı bu yolda kendisini garanti altına almayı hedefliyordu. İki yıl boyunca propaganda yapıp Azerbaycan, Silvan, Meyyafarikin, Musul, Sincar, Rahbe, Dımaşk, Sayda ve Akka’ya ulaştı. Buradan da deniz yolu ile Mısır’a gitti.

Halife Mustansır’la görüşerek fikir birliğine vardıktan sonra Mustansır ona, kendisi adına İsmailî mezhebine davet yapabileceğini söyledi. Ardından burada yaşadığı bazı anlaşmazlıklar sonucu Kuzey Afrika’ya sürgün edildi ancak çok geçmeden İran’a döndü Hasan Sabbah. Döner dönmez İsfahan, Kirman, Yezd ve Alamut gibi bölgelerde yaydığı fikirler ile halkı etkilemeye başlayacak ve Selçuklu veziri Nizamülmülk de onun peşine düşecekti. Bu nedenle hayatını kaçak olarak sürdüren Hasan Sabbah, Kazvin’e gitmek zorunda kaldı. Artık yorulduğu için kendisine güvenli, ulaşılmaz ve uzun süre korunabileceği bir yer bulmalıydı. Kazvin’deki Alamut Kalesi (Kartal Yuvası) ise onun kafasındaki mekâna tam anlamıyla uyuyordu. Fakat Selçuklu Sultanı Melikşah adına Alevi Mehdi yönetiyordu bu kaleyi. Hasan Sabbah’ın İsmailîliğe geçme teklifini reddeden Mehdi, halkın ve askerlerinin ondan etkilenip taraf değiştirmesine engel olamayınca, 2 bin metre yüksekliğindeki kayalar üzerine inşa edilen Alamut Kalesi’ni teslim etmek zorunda kaldı.

Kaleyi ele geçiren Hasan Sabbah burada adeta kendi krallığını inşa etti. Öyle ki; misafirlerini etkilemek için fedailerine kalenin burçlarından atlamalarını söylediğinde bile lafı ikiletilmeden yerine getiriliyordu. Peki bu derece keskin bir bağlılık nasıl sağlanmıştı? Anlatalım… Hasan Sabbah Alamut Kalesi’nin yanına 3 küçük kale inşa ettirerek bunların içerisine Afrika’dan getirtilen evcilleştirilmiş aslan, kaplan gibi yabani hayvanları yerleştirdi. Sonra dünyanın en güzel cariyelerini yine bu kalelere kapatıp tek görevlerinin, fedailere burayı gerçek bir cennetmiş gibi göstermek olduğunu söyledi. Cariyelerin hayatta kalabilmek adına tek şansları emre itaat etmek olduğu için Sabbah’ın dediklerini uyguladılar.

Sabbah fedailerine bir şey yaptırmak istediğinde önce onlara haşhaş verip uyuttu, ardından da sahte cennette uyanmalarını sağlayarak kendisini ulvi bir karaktere büründürdü. Bu sayede müritler gerçekten cennetin var olduğuna inandırıldıktan sonra tekrar haşhaş verilip yine Sabbah’ın yanında uyandırıldılar. Böylece onları her türlü intihar ve cinayete hazır hale getirmek fazlasıyla kolaylaştı. Hatta uygun zaman için aylarca, yıllarca bekleyebilecek bir adanmışlık duygusuna bile sahip oldular. Devam eden süreçte ise yaklaşık 2 bin fedai, hayatlarını Hasan Sabbah’ın iki dudağı arasındaki emre teslim edecek ve keskin bir disiplin ile beyin yıkama faaliyetlerinin ardından “Haşhaşi” örgütü resmen kurulacaktı.

Fedailer suikastler için sadece hançer kullanırlardı. Hedeflerini hançerle katlettikten sonra görevlerini yerine getirmenin gururu ve cennete gidecekleri inancıyla beraber kurbanın başında öldürülmeyi beklerlerdi. Bazen de onlarca asker tarafından korunan önemli devlet adamlarına saldırdıkları için, ölümlerinin kaçınılmaz olduğunu görerek “dava” uğrunda kendi canlarını feda etmekten geri durmazlardı. Ölen fedailerin cesareti ise geride kalanlar tarafından yüceltilip isimleri Alamut Kalesi duvarlarına yazılırdı.

Cinayetler özellikle fazla tanığın oldu yerlerde gerçekleştirilirdi. Çünkü bu sayede Selçuklu’ya daha büyük göz dağı verilerek korkunun boyutu halkın iliklerine kadar işlenirdi.

Cinayetlerin yanı sıra edebiyat ve dil sayesinde de ciddi propagandalar yürütüyordu Haşhaşiler. Yerel İsmailî topluluklarına, Selçuklu’nun adaletsiz yönetiminden kurtulacaklarını ve insanlığın tek meşru yöneticisinin İsmailî iktidarında bulunan imam olduğunu söylüyorlardı. Bu sayede Sünni anlayışın bayraktarlığını yapan Büyük Selçuklu Devleti’ni yıkıp yerine yeni bir devlet kuracaklardı.

Selçuklu veziri Nizamülmülk hem bir haşhaşiyi öldürtmesi hem de İsmailî tarikatının faaliyetlerine balta vurması nedeniyle örgütün yakın markajında idi. Her bir fedai ondan nefret ediyordu ama en büyük nefret Hasan Sabbah’a aitti hiç şüphesiz. Nitekim sağlam bir plan yapan Sabbah, sultanla birlikte İsfahan’dan Bağdat’a dönüş yolunda olan Nizamülmülk’ü, iftardan sonra çadırına girmek üzereyken öldürttü (1092). Katil hemen yakalanıp katledildiyse de olan olmuştu artık. Ancak cinayetler sadece bununla sınırlı kalmayacak ve ilerleyen zamanlarda Haşhaşiler yaklaşık 70 kişinin yanı sıra başka bir mücadeleci vezir olan Kaşanî’yi de öldüreceklerdi.

Selçuklular pek çok kuşatma girişiminde bulunsalar da 2 bin metre yüksekliğindeki Alamut Kalesi’ni ele geçiremediler. Barış teklifini de kabul etmedikleri için Sabbah, Sultan Sencer’in yatağına bir hançer eşliğinde şu notu bıraktırdı:

“Senden çok uzakta Alamut kayalığı üzerinde yattığım seni aldatmasın, çünkü kendine hizmet için seçmiş olduğun kimseler de benim buyruğumdadır ve bana itaat ederler. Yatağına bu hançeri koyabilen biri, onu yumuşak kalbine de saplayabilirdi. Bu sana bir ihtar olsun!”

Bu notun ardından mecburen barış anlaşması yapıldı. Çünkü Haşhaşiler durdurulamıyorsa bile en azından dizginlenmeliydiler.

Barıştan sonra kendisine geniş bir hareket sahası bulan Hasan Sabbah, istediği gibi at koşturarak fikirlerini yaymaya devam edecek ve oluşturduğu yapı sayesinde tarihteki ilk terör örgütünün kurucusu adıyla hafızalara kazınmayı başaracaktı. Günümüzde dahi onun beyin yıkama yöntemlerinin kullanıldığını görebiliyoruz.

Peki vakti geldiğinde bu katliam fırtınasının bir numaralı adamına ne oldu dersiniz? Pek tabii ki her insanın başına gelebilecek türden amansız bir hastalığa yakalanarak hayatını kaybetti (1124). Arkasında bıraktığı sırlarla dolu Alamut Kalesi ise 1256 yılında Cengiz Han’ın torunu Hülagü tarafından yakılarak yok edildi.

Kaynak: Ayşe Atıcı Arayancan, Dağın Efendisi Hasan Sabbah ve Alamut,

Mustafa Aylar, “Hasan Sabbah ve Cami-üt Tevarih, Tarih-i İsmailiyan’da Onun Döneminde Öldürülenler”,

Ayşe Atıcı Arayancan, “Hasan Sabbah ve Halefleri Tarafından Suikaste Uğrayan Devlet Adamları”